28 Haziran 2013 Cuma

kırmızı hikaye

Tüm acı geçmişe ve huzursuzluğa rağmen yeni bir hikaye yazmaya çalıştım, hayattan bana özel. Baktım olacak gibi, yazdım ha yazdım. Aceleci bir telaş, sevimli ama. Huzursuzluk deşifre edene kadar ruhumu, sevdim. Mutluluk ötesi heyecanlar yaşayarak. O zaman işte, yine kahkahalarım bir dolu kucak. Bu sefer oluyor mu acaba sorularıma olumlu yanıtlar alarak, günler sanki yıllar gibi geçecek biçimde yoğun ve ümit doludur. Kaç gün, kaç saat, kaç umutlu yazı? Oysaki ben duracaktım bir köşede, bekleyerek ve sakince. Ruhu çocuk, kalbi kocaman bir mavi boşluk. Gülümseyebiliyor olmaktan fazlasıydı içimdeki his. Hep fazlası, çok fazlası. “İnan” dedi, sevgiye “en değer” biçimde. Sorgulamadım, inandım! Ben düşünme özgürlüğünü eline almış kadın. Fikirlerim bile onun fikirleriyle yürüyen, bir adım orta, yedi adım hızla, “koş” dedi “korkma”. Korkmadım yüreğimi açmak ve derinlere inmekten. On yıl sonra ilk defa tüm çocuksu heyecanımla, emin adımlarla. “Sıkı tut elimi”, “nereye gideceksen oraya götür”. Sıkı hem de çok sıkı tuttum. Tüm isteklerini mantıklı, bu aceleyi doğru buldum. Planları ilk defa ben çizmiyordum. Uygulamayı üstlenmiş, bilinçli görev dağılımları. Askerler? Yoklardı, korku ve hüzün askerleri, huzursuzluğun olmadığı yerde yaşayamaz, beslenemezlerdi.
İlk defa hikayemin devamı değildi hayat. Yeniydi, parlak ve kırmızı. Gıcır gıcırdı… Yeni satırlar istiyordu, yeni sayfalar. Anlat anlat bitmezdi bu. Anlatmak için bitmesini beklediğimi fark ettiğimde, soğuk sözler kapımdaydı. Birden oldu her şey. Aniden ve bir kerede. Ben silahları anlattım ona. Askerlerimin savunmasız kaldığı yolları, iyice öğrettim güven içerisinde. Önce koştu yetişemedim, silahı kaptığı an döndü arkasını ve ateş etti. Biliyordu o silahla vurulduğumda öleceğimi. Yani bu dürüstlük değildi. Bu katli vacip geceleri başlatmanın ana fikri, tek yolu. Acı dolusu kundağın bırakıldığı eller ve kanlar içinde bir kadın. Yeni heyecanlara ve umuda gebeyken terk edilen, yalnız bir kalabalık içerisindeki o kadın. O bendim. Onun yarattığı ve yenilenen bedendim. Vuruldum. Tek kurşunla hem kalbimden, hem beynimden, hem ellerimden, hem gözlerimden. Tek kurşunla nasıl mümkündü? Biliyorum hatamı, silah doğruydu, aktarılan bilginin geçmişi yanlış. Bir yazımda “ne kaybedebilirim ki artık?” diyordum. Oysaki en derininde hislerin, kaybedilmeye açık ve aciz bekleyen saf ruhum varmış hala. Hala yollarım varmış onda, hala bir orman dolusu yeşillik içerisinde, kırmızı çiçekler büyütürmüşüm bilmeden. Ormanın ardı koşarak geçerken fark edilemeyecek bir yokuş.
Ölüm değilmiş adı, vahim bir hastalık. Nefes aldırmayan, gülümsetmeyen ve yaralayan. İnsanın gülüşü de yaralanırmış meğer. Doğruymuş kelimelerim yıllardır. Huzura açılan kollardaki sıcaklığın ani şoku. Aldatmacaymış, bu proje doğru çizilmemiş zaten, iyi hesaplanmamış. Belki de hiç düşünülmemiş gizliden. Şimdi bir yazı yazıyorum, müptezel farzlarımın hepsini yıkan. Her acı içerisinden çıkacak dersin sınavı zormuş. Bilirmişiz ama yapamazmışız. Kopya çekmeye korkak öğrenci hissiymiş bu kez. Sadece susmak düşmüş ona, büyümüş ve kayıp bir kadın olmuş mısralarda. Oysaki kadın tüm evrendeki “masumiyet” hissiymiş. Şimdi yokluk kalmış yatakta, uyumuyormuş uyku, doymuyormuş yemek, yukarı kıvrılan çizgileri kayıp dudak. O bir kadınmış. Artık çürümüş hislerin savaşçısı, askersiz ve tek. Savunmaya da, savaşmaya da korkak ve halsiz. Oturuyormuş bir köşede, kırmızı elbiseli kadını resmederek.