6 Ocak 2015 Salı

tebrikler

Uzun zamandır çektiğim bu acıların hiçbir anlamı ve önemi yoktu esasen. Ben mal gibi çektim işte. Benden başka kimsenin umurunda olmayan bir dünyam vardı. Giderek daha rezil bir hayata bulaşıyordum, sefaletim, rezilliğim. Oysaki ben ne umutlar beslemiştim 30’lu yaşlarım için. Oysaki ben ne… artık ne gözyaşım rahatlatıyordu beni ne de bağırıp çağırmak. Sadece yalnızlık istiyordum bir tutam bu güvenemediğim insanlar ordu içinde silinip gidecek bir karaktere sahip değildim. Nasıl oldu da bu kabullenemediğim iğrençlik içerisine mahkum olmuştum. Mahkum edilmiştim. Ne içimdeki bu sevgi kanıyordu ne de dışımdaki bu adam yaralarıma iyi geliyordu. Artık hiçti, yoktu işte. Bitirmiştin artık, tebrikler…

Elinde tutamadıkların için tebrik ederim seni, yanında tutamadıkların için tebrik ederim. Unutamadıkların, unutturmayanlar benim suçum değildi. Benden gizlediklerin ve yalanlar benim suçum değildi. Ben hayatımda bir gece hata yapmayı kabullenerek bulaştım senin çirkinliğine. Sonrada güzellikmiş gibi yaşadım seninle. Hata bendeydi, seninleyken geri çevirdiğim hayattaydı, arkamı döndüklerimde, sana bağlandıklarımdaydı hata. Hata bendim işte. Şimdi ne yaşıyor olacağım, nede ölü. Sayende adam sayende… hem insanların, hem senin sayende. Sizler yaptınız bana bunları. Sizler çirkinleştirdiniz hayatı. Sizler kirlettiniz ellerimi. Sizler çamur attınız, kirlenen elbiselerimle devam etmeye çalıştım. Ama bilmediniz içim sizin kadar yalan dolmadı hiç. Dürüstlükten bahsederken nesini yanlış anlamıştınız acaba.


Anlamaya çalıştım seni, tüm empati stoğumu seninle yitirdim. Ve seninle yitirdim her şeyi. Gözlerim kuru artık, yüreğimde soğuk. Kusura bakma sevgili, bunların hepsi sana ait. Al, at, tut, oyna şimdi. 

6 Kasım 2013 Çarşamba

...(10)

Bunları yazmaya başlamak için aylardır direniyordum. Ne kendime, ne sana, ne de bir başkasına söylemeye cesaret edemediğim bu utanç satırlarımın bir gün karşımda dikilen ve gözümün içine bakan kelimelere dönüşmesi korkulu bir rüyadan ibaret olmayacaktı çünkü. Anlatırsam büyüyecekti, yazarsam kalacaktı, ben ki her şeyin yarına kalmasını isterken; seni, senli cümleleri sır gibi içimde tortop etmiş atmaya çalışıyordum sadece. Yapamazdım, istemiyordum da. İşte bir şeyin hem neşelendirirken hem üzebiliyor olması böyle bir şeydi. Hep çok açık olmuştum sana (bok vardı sanki), hep konuşmak istediğimde konuşmuştum. Bunlar hariçti, bu rezil hislerime yaklaşıp yanlarından ancak geri dönebilecek kadar cesur bir kadındım. Ama kabullenmeye başlamak ya da yazmaya başlamak bir şeylerin bitmesi demekti sanırım. Ancak hikayemi tamamladıktan sonra anlatabiliyordum. Yine sondan başa, ortadan sona, baştan ortaya derken parçaları topluyordum rüyamda. Nasıl mı? Nasıl salak olduğumu anlattığımda anlayacaksın… Nereden başlasam?
Şuan saat 00:20. Aslında son zamanlar bu kadar erken saatlerde uyumuyordum, her zamanki gibi dizi izlerken uyuyakalmış, alt benliğimde hala neden gelmediğin ve aramadığın sorunsalı ile uğraşıyordum. Yarım saatlik bir telefon konuşmasının (15 dakikada olabilir) bir saniyesinde “akşam uğrarım” cümlesi geçti diyeydi her şey. Kendime kızdım ve yatağa geçtim, genelde kafamı yastığa koyduğum an uyurdum ben. Durdum, düşündüm. Sakın bunu yapmayın. Özellikle de hayatınızda büyük bir boşluk varsa yapmayın ya kendinizi yatakta ölecek kadar çok yorun, her sabah yeniden doğun (ki yıllarım böyle geçti) ya da için (bazı yıllarım da böyle geçti)! Hayatım boyunca bu iki durum dışında kendimi kandırmadım, fazla akıllıca davrandığım bile oldu. Ama gerçek saçma bir şey ise kimse kabul ettiremezdi kesin başka bir çözümü olurdu ya da bu kadar aptalca bir şeyi bir insan nasıl kabul edebilirdi ki. Seninle tanışana kadar!
Bu yazıya sadece kızdığım şeyleri net bir şekilde yazma isteğiyle başladığım 12 dakika öncesiyle şimdi neden hayatımı anlatacakmışım gibi yazmaya başladığımı anlamadığım 12 saniye öncesi arasında bir boşlukta kaybolmuş durumdayım. Sanırım bu hikaye çok uzun…


28 Haziran 2013 Cuma

kırmızı hikaye

Tüm acı geçmişe ve huzursuzluğa rağmen yeni bir hikaye yazmaya çalıştım, hayattan bana özel. Baktım olacak gibi, yazdım ha yazdım. Aceleci bir telaş, sevimli ama. Huzursuzluk deşifre edene kadar ruhumu, sevdim. Mutluluk ötesi heyecanlar yaşayarak. O zaman işte, yine kahkahalarım bir dolu kucak. Bu sefer oluyor mu acaba sorularıma olumlu yanıtlar alarak, günler sanki yıllar gibi geçecek biçimde yoğun ve ümit doludur. Kaç gün, kaç saat, kaç umutlu yazı? Oysaki ben duracaktım bir köşede, bekleyerek ve sakince. Ruhu çocuk, kalbi kocaman bir mavi boşluk. Gülümseyebiliyor olmaktan fazlasıydı içimdeki his. Hep fazlası, çok fazlası. “İnan” dedi, sevgiye “en değer” biçimde. Sorgulamadım, inandım! Ben düşünme özgürlüğünü eline almış kadın. Fikirlerim bile onun fikirleriyle yürüyen, bir adım orta, yedi adım hızla, “koş” dedi “korkma”. Korkmadım yüreğimi açmak ve derinlere inmekten. On yıl sonra ilk defa tüm çocuksu heyecanımla, emin adımlarla. “Sıkı tut elimi”, “nereye gideceksen oraya götür”. Sıkı hem de çok sıkı tuttum. Tüm isteklerini mantıklı, bu aceleyi doğru buldum. Planları ilk defa ben çizmiyordum. Uygulamayı üstlenmiş, bilinçli görev dağılımları. Askerler? Yoklardı, korku ve hüzün askerleri, huzursuzluğun olmadığı yerde yaşayamaz, beslenemezlerdi.
İlk defa hikayemin devamı değildi hayat. Yeniydi, parlak ve kırmızı. Gıcır gıcırdı… Yeni satırlar istiyordu, yeni sayfalar. Anlat anlat bitmezdi bu. Anlatmak için bitmesini beklediğimi fark ettiğimde, soğuk sözler kapımdaydı. Birden oldu her şey. Aniden ve bir kerede. Ben silahları anlattım ona. Askerlerimin savunmasız kaldığı yolları, iyice öğrettim güven içerisinde. Önce koştu yetişemedim, silahı kaptığı an döndü arkasını ve ateş etti. Biliyordu o silahla vurulduğumda öleceğimi. Yani bu dürüstlük değildi. Bu katli vacip geceleri başlatmanın ana fikri, tek yolu. Acı dolusu kundağın bırakıldığı eller ve kanlar içinde bir kadın. Yeni heyecanlara ve umuda gebeyken terk edilen, yalnız bir kalabalık içerisindeki o kadın. O bendim. Onun yarattığı ve yenilenen bedendim. Vuruldum. Tek kurşunla hem kalbimden, hem beynimden, hem ellerimden, hem gözlerimden. Tek kurşunla nasıl mümkündü? Biliyorum hatamı, silah doğruydu, aktarılan bilginin geçmişi yanlış. Bir yazımda “ne kaybedebilirim ki artık?” diyordum. Oysaki en derininde hislerin, kaybedilmeye açık ve aciz bekleyen saf ruhum varmış hala. Hala yollarım varmış onda, hala bir orman dolusu yeşillik içerisinde, kırmızı çiçekler büyütürmüşüm bilmeden. Ormanın ardı koşarak geçerken fark edilemeyecek bir yokuş.
Ölüm değilmiş adı, vahim bir hastalık. Nefes aldırmayan, gülümsetmeyen ve yaralayan. İnsanın gülüşü de yaralanırmış meğer. Doğruymuş kelimelerim yıllardır. Huzura açılan kollardaki sıcaklığın ani şoku. Aldatmacaymış, bu proje doğru çizilmemiş zaten, iyi hesaplanmamış. Belki de hiç düşünülmemiş gizliden. Şimdi bir yazı yazıyorum, müptezel farzlarımın hepsini yıkan. Her acı içerisinden çıkacak dersin sınavı zormuş. Bilirmişiz ama yapamazmışız. Kopya çekmeye korkak öğrenci hissiymiş bu kez. Sadece susmak düşmüş ona, büyümüş ve kayıp bir kadın olmuş mısralarda. Oysaki kadın tüm evrendeki “masumiyet” hissiymiş. Şimdi yokluk kalmış yatakta, uyumuyormuş uyku, doymuyormuş yemek, yukarı kıvrılan çizgileri kayıp dudak. O bir kadınmış. Artık çürümüş hislerin savaşçısı, askersiz ve tek. Savunmaya da, savaşmaya da korkak ve halsiz. Oturuyormuş bir köşede, kırmızı elbiseli kadını resmederek. 

23 Aralık 2012 Pazar

... (8)

Tüm çabalarıma rağmen durduramamıştım kendimi, atlamıştım o eşikten. Kalbimi kırarak, kalbini kırarak, durmayı hiç bilmeyerek hem de. Hiç bir zaman aklıma gelmezdi bir gün açık olduğumdan başıma birşeyler geleceği. Kötü değil başıma gelen güzeldi esasen ama değerini bilemedik mi ne? Düşlerimi bir kenarda bırakmak zor olduğundan düş kurmazdım. Bu yüzden hep korkar vazgeçerdim. Şimdi korkmadım diye midir tüm bu yaşanmışlık, ellerimdeki kirler, ruhumdaki masum yara.

Artık çok geç farkındayım kırık oyuncaklarımı elim değmeden izliyorum. Vazgeçiş değil, çabalıyorum en azından hikayemi yazmaya devam etmeye. Okunmasa da okunduğunda anlaşılmasa da... İçim rahat mı artık bilmiyorum ama sonuna kadar dürüst oldum. Hep olacağım, varsın böyle olsun herşey, varsın kanasın yaralarım. Huzura değer bir biçimde, huzura değer. Aynı çerçeveden bakamayan insanlar birbirlerini anlamaz diye birşey yok benim evrenimde. Anlaşamıyor muyuz sence? Bence gayet iyi anlaşıyoruz. Bence herşeyden daha iyi anlıyorum karanlığını. Ve yaşıyorum da aynısını. Döneceğiz birgün arkaya bakacağız ve birbirimizi görmeyeceğiz. Çünkü her ne olursa olsun yanyana olacağız, hiç değilse gecelerimizde ağırlayacağız düşüncelerimizi. Gecelerimiz de ve gecelerce...

Huzura değer bir biçimde, huzura değer bir saygıyla...

18 Kasım 2012 Pazar

... (7)

Yapamadım biliyorum, ben de boş veremedim. Susayım dedikçe içimde büyüyor sustuklarım. Bu saate kadar bekledim biliyor musun? Uyku uyanıklık arasında bekledim. Listemde çalan şarkılar ağzıma ede ede bekledim. Yaklaşık 12 saat bekledim. Neden bu kadar anlam yükledim ki, söyleyecek sözlerim olduğu için mi? Konuşmak için insan bu kadar bekler mi? Sadece umutlu bir bekleyişti, gelirdin biliyordum. Gelmeyince... Ulan! Yerimden kımıldayamıyordum, kötüydüm öksürdükçe ciğerlerim patlayacakmış gibiydi. Gelirdin... Gelmeyince...


Neden gelesin ki? Ben iyi okur iyi yazarım zannediyordum. Tekrardan okudum her şeyi. Daha iyi anladım. Karşı taraftan nasılda ilk kez göremediğimi anladım. Taraflı baktığımı fark ettim. Ve artık sana cevap yazacak yüzüm de kalmadı. Tüm mallığımla ekran karşısında, karanlık odamda sessizce oturuyorum. İçim çığlık çığlık...

Susmam gerek biliyorum ve susuyorum sana karşı. Gelsen daha da karışacaktı belki cümleler. Kendimi kandıra kandıra diyorum "iyi ki gelmedin" diye. İyi ki gelmedin ya gerçekten. Gelsen ne olacaktı ki. Ne oldu bunca zamandır. Uyku yine haramdı gelseydin. Hem filmi başa sarmadık mı? En başa, hiçliğe, yokluğa, senin yokluğuna. Sen? Kimsin ki? Daha tanışmadık bile...    

22 Ekim 2012 Pazartesi

... (6)

Kararlar; sorgulaması zor gelen şeyler. Hep bilmek zorundayım sanki, hep karar vermek. Yalnız bir insanın alacağı karar ne olursa olsun sorumluluk alanı değişmiyor ya bunu seviyorum, kendimim, benim... Ama sana nedendir hep "bilmem" deyişlerim? Bilmiyorum bunu da... Zorlamayalım olur mu? Hiç yormayalım beni. Okudun mu hikayelerimi? Baştan sona bir bak, kaç kere kendim için yaşamışım ya da kaç gece hiç yaşamadım saymışım tüm eğlencesine rağmen bu hayatın.Daha kaç kere yanacak bu yürek dedikçe yanmışım. Anlamaya çalıştıkça kaybolmuşum. Ben bileceğim de kim bilmeyecek? Bilmek için, anlamak için, anlatmak için ömrümü verdim ki kısacık zaten kendisi, yine de bilemedim ben. Ondan diyorum hiçbir şey bilemiyorum bazen ben. 

Düşünsene nasıl zaman geçti bir çırpıda yine. Her gün yazıyor olsam değersiz olacaktı sanırım benim için. Şimdi durup bir uzaktan bakabildiğim de anlamlanıyor yaşadıklarım. "Hah, tam da bunu yaşadım" diyecekken zaten demiş olduğumu fark etmeler. Ve en güzeli ne biliyor musun? Benim yazdıklarımı kimsenin okumuyor olması. Bir ormana gidip son ses bağırmak gibi. Ne ağaç umursar, ne gökyüzü cevap verir, ne de diğer canlılar. Sen saçmalamış olabilir misin onlara göre. Orman olsaydım keşke, herkes bende hayat bulsaydı, herkes mutlu olsaydı, gökyüzü tepemdeki güneş, ayaklarımda yeşillikler ve deniz. Güzel bir orman olurdum o zaman. Şimdi güzel bir insan olmayı başaramıyorum. Acaba o zamanda kendimi kirletebilir miydim bu şekilde duygularımla....

Boş versek ya, sarılsak uyusak... Uyusak ömür boyu...

10 Ağustos 2012 Cuma

.garip




Bir garip hal içindeyim, buradaki sınırım bitti sanıyorum, gidiyor yollar aşıyorum yüreğimde. Gidesim yollar aşasım var gerçekten. Ama nasıl giderim bu yorgun kalbimle.