25 Kasım 2009 Çarşamba

... (2)

Savaşmayı iyi biliyordum, hep savaşarak açtığım ve kapattığım yaralar vardı. Bu sefer savunmayı mı öğrenmem gerekirdi yoksa korkmadan üzerine gitmeyi mi? Tek bir savaşçım bile kalmamıştı ordularımdan geride. Ordularımda hiç olmadı desem yalan değildi. Ama savunmam gereken bu kadar zor biriyle karşı karşıyayken kendimi bu kadar çıplak hissetmemiştim hiç. Sanırım doğru olan kelime buydu, savunmayacak değildim ama hep içimde hissetmek istediğim savunmasızlığımı kullanacak kadar zevk veriyordu bana. Saçmaladım değil mi yine? Adını vermeden, ne olduğundan bahsetmeden saçmaladım tekrar… Bu sefer bende bu denli hazırdım düşündüklerimi yapmaya. Adını bilmeden, ne olduğunu sormadan, hiç bir şey duymak ve düşünmek istemeden adım atacaktım. Düşecek olsam da atacaktım. Onu zevkli kılanda bu olsa gerek.



Hani insan bazen hep alıştığı yolda yürürken fark eder neden orada yürüdüğünü belki de onlarca kez geçmesine rağmen hiç düşünmemiştir nedenlerini. İnsan alıştığı eli tutmak ister işte aynı sebepten ötürü. Ve insan alıştığı barda içmek ister her zaman. Ama alışkanlıklarını yeniden edinmesi gereken durumlar söz konusu olur. Bazen bir iş, bir konuşma, bir çağrı, bir mecburiyet, bir davet… Bazen de sadece ”o” insanı görme isteği… Yani bir şeyler hissetmek sadece kendi kendine. Ama yetmez daha fazlasını ister. İşte alışkanlıklar bu noktada değişir. Çünkü daha fazlası için daha fazla alışkanlıklarını terk eder.

Bu tıpkı aşık olmak gibi. Aşık olduktan sonra acı çekmek. Asla karşılaşmayacağını bile bile her gün onunla yaşadığı yerleri gezmek istemek. Anlamlar tüketmek, ağlamak, zırlamak, sap gibi sokakta gezmenin adı aşkı kendi içinde yaşamak işte. Öyle yaptım tüm renklerimi değiştirmeye hazırlanırken. Aslında bir şeyleri değiştirmeye hazır olup bahane bulamamıştım sanırım ben, bahanem artık hazırdı. Evet, doğru isim oldu bence, pek yakıştı. Onun adı “bahane” olmalı! Kendimle çelişkiye düşebileceğim tüm kelimelerimi barın tuvaletinde çöpe attım, tek başıma güldüm ve gözlerime bakarak yanımda her zaman olmasını istediğim o birkaç kişi varmış gibi, rahatça konuştum. Her zamanki gibi 6. Hislerim isteklerime ulaşacağımı söylüyordu. Bu kesindi zaten aklımda bir kere bile geçirmem yeterdi, hep olurdu bu gibi durumlarda cevaplarım. Bir sonraki adımı nereye atacağını bilemeden yürümek gibiydi benim için. Heyecanlı yani. Yıllardan sonra ilk defa masum ama heyecanlı. Ne varsa içimdeki kusmuştum, tuttuğum yabancı parmakların önünde. Şimdi huzursuzluğum yok gibiydi, kafam yok gibiydi hatta dünyada pek yok gibiydi. İşten kaytarmaya çalışan küçük çocuk ben her zamanki. En önemlisi gülüyorum ama daha gülme bitmeden neye güldüğümü unutuyorum. Saçmalıyorum. Zevk veriyor, olmasa da olur atlatıyorum karanlığımı. Nefret ederim ama mavi bile güzel geliyor. Son 6 ayımı hatırlamıyorum. Öncesini de silmeye hazırım. Ama kararsızım, yolsuzum, çözümsüzüm, hedefsizim. Sanırım kendimi ararken ben kendimi tekrar kaybetmekten korkup kaybolmuşum. Buluyorum şimdi duygularımı. Tekrar keşfe çıkıyorum dünyamda. Hala bazen anlamasam da inanıyorum. Doğru ya da yanlış olduğuna, geçici ya da kalıcı olduğuna değil. Sadece bana iyi geleceğine inanmak bu. Alıştırmıyorum, bu sefer bağlamıyorum kabloları birbirine. Rahatlamaya çalışıyorum. Sonra gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlıyor. Uykum geliyor, tren geliyor, harekete başlıyorum, istasyonlar geçiyorum.

Durmuyorum!

25.11.2009

...

Aslında tam ters yöndeydim... Kırılma noktasına yakın belki de! Umutsuzluklarımın çaresizlikleri içerisinde mi boğulacaktım, yoksa kararsızlıklarımın sonucuna mı katlanacaktım... Bilmiyor, bilmediğim kadar korkuyordum. Sanırım sadece bir gülümseme, bir ışık! İhtiyacım olan tüm cesareti ilkokuldaki beslenme çantamda unutmuş olmalıydım. Yoktu bulamıyordum, arıyordum her yerde arıyordum ama yoktu, tüm cebimdeki imkansız zamanların avutucusu olan umutlarımın hepsini bir akşam eve dönerken yitirmiş olmalıydım. Ya da bir gece sarhoş yürürken ihtiyacım yok deyip çöp kutusuna atmış olabilirdim. Bunu bile bilmiyordum. Ne yönde gidiyor hayat farkında değildim. Sanki kaybolmuş bir küçük kaplumbağa gibiydim. Sırt çantamda hayatımı taşıdığım günlerin özlemi ile gözyaşı dökmeye çaba sarfediyordum. Akşam hiç istemediğim halde tuttuğum bir kaç parmak ve sıcaklığı ruhuma sindirmeye çalışırken korku ile rüyalarımdan uyanıyor, tekrar gözlerimi kapatıp belkide uykuya gelmesi için yalvararak uyuya kalıyordum. Nereye kadar gidecekti bu sancılı sevgi! Bunu da kestiremiyordum. Bitmeliydi, karın ağrılarıma iyi gelen bir ilaç bunu da kesip atabilir miydi yüreğimden diye sormuyor değildim. Er ya da geç bitecekti... Ama nasıl?


Ve birgün...

Tüm çıkmazlarımı dolduruyorken gözyaşlarım ile aniden karşıma çıkan bu tebessüm, gerçekten beni mutlu etmeye yetmişti. İçimdeki heyecanı durduramayacağımı sanmıştım. Bütün yazımı içinde geçirdiğim bu kuytudan çıkma vaktimdi. Tıpkı ipek böceği gibi... Gün yüzü görmeye dışarı çıkıyor, nefes alıyor, insanlarla konuşuyor ve gülümsüyordum. Gerçekte miydim acaba? Yoksa herşey benim hayal ürünüm olabilir miydi? Peki ya az önceki sancılarım?? Neler olacaktı kim bilir.. Yoksa bir kararın eşiğinde miydim? Sorular sorular sorular...

Peşinden gittiğim bu koku... Beni çıldırtmış olsa gerek. Karanlığımı bir hiç uğruna mı yoksa değecek bir şeye mi değiştiriyordum. Elimdeki kalemi farkettim. Boyuyordum gökyüzünü yine bir renge. Renk... Uzun zamandır siyah gördüğüm tüm renkler gibi değildi. Gerçekti, ve ilk defa mavi...

UMUT

herşey güzeldi
acı vermeden ellerime daha
umut kalmadan sadece avuçta
arkasını dönmeden
kocaman binalar bana..

aşk vardı elbet
yere göğe tanrıya
tanrıçam'a
şiirler susmadan daha
gitti..
sadece gitmek istedi
küstü bana..

kaybedersem biliyordum
acımazdı kimseler
yürüyordum gün aşırı
güneşe ulaşmaya çalışarak

kaybedersem biliyordum
solacak tüm yeşerttiklerim
tutamazdım sözlerimi
bulutlardan kaçarak


hayatta yalnız olabilirim
ama yolumda yalnız değilim
biliyorum..
dönmesende gittiğin yerden
seni yaşamak için
tükenmedim ben...


---15.08.2009

12 Kasım 2009 Perşembe

Ebedi Mabedi Yalnızlığımın Ruhum..

Korkularım büyüyor içimde.

Ebedi mabedi yalnızlığımın ruhum.

Korkuyorum anlıyor musun beni?

Kaybetmekten korkuyorum,

Unutmaktan, unutulmaktan.

Biri daha kalıyor bugün geçmişte.

Biri daha dirilmiyor sabaha

Ölüyor bir başka, bir soğuk şehirde.


Ağlıyorum,

Çığlıklarım şafak sayıyor, ağıt yakıyor bazen.

Gözyaşlarım geliyor

Isıtmaya çalışıyor buz tutmuş bedenimi.

Korkularım var biliyor musun?

Korktuklarımdan daha büyük korkular bunlar.

Çevreliyor ruhumu,

Atamıyordum ya senelerdir yine aynı his içimde.

Gidiyor geçmişe dostlarım aklımda bir bir.

Enkazlara boğuyorum duygularımı.

Gelmiyor tren yine, kalkmıyor gelse de.


Ağlıyorum.

Şehirlerimi sayıyorum bir bir

Hüznümün ufak kırıkları var içimde bana batan.

Biri daha ölüyor sevgilim.

Ve ben ağlıyorum.

Ve sen huzursuzluğumu deşercesine açmadın telefonu.

Ve ben hep korkacağım.

Gözyaşları akıtıyor insanlar

Giderken ardından seslenemediğimiz ruhlara.


Ve gidiyorlar.

Onlar giderken birileri geliyorlar,

Kapı çalınıyor ses yok, cevap yok.

Kapalı kapılarımız artık.

Gözyaşlarımız yanımızda birer acıdan ibaret.


Ebedi mabedi yalnızlığımın ruhum.

Ruhum acıyor biliyor musun?

Ağlıyorum keşke ölmeseydi

Hayatımda tanıdığım tanımadığım herkes için.

Kaybedecek gibi oluyorum aklımı.

Sadece tüm kayıplarıma verdiğim söz için

Ayakta dururmuşcasına acıyor bileklerim.

Tüm yükler ayaklarımda.

Anlamıyorsunuz yoruluyorum.

Yorgunluğum sadece duygularımın ağırlığından.

Sessiz sakin küçük kağıt gemi.

Salınıyor okyanuslarda.

Acı çekiyor belli.

Gözyaşlarımda yetmiyor ısınmaya,

Uykularımda yetmiyor unutmaya.


Ve geliyorlar.

Kapı çalınıyor açmaya korkak bedenim.

Ellerim buz kesmiş yüreğim serin.

Ve yine ebedi mabedi yalnızlığımın ruhum.

Ve hep ebedi mabedimde yaşıyorum...



18.01.2009

18.01.2009

Uzun zamandan sonra ilk defa uyku tutmuyor beni. Yakmışım bir sigara düşünüyorum geçmişimi, geleceğimi. İkisinde de bir ağrı ezgisi tutturuyor beynim. Çalıyor ıslığını geceye. Çaldıkça ağrıyor başım, ağarıyor gün ve hiç bitmiyor düşüncem. Neydi beni bu hale sokan... bu denli uyutmayan? Yapılacak işleri sıraladığım kağıtların 300 kilometreye mi ulaşması? Sanmıyorum. Çalmayan telefondandır belkide huzursuzluğum... Önce Dünya’yı düşünüyorum. Şu gerçek mi yalan mı olduğunu bilmediğimiz dünya. Dönüyor şu anda. Mide bulantılarım bu yüzden sanıyorum.

Bir eşik daha atlıyorum geceden gündüze. Ama hala karanlık içimdeki gökyüzü. Umut etmeyi unutmuş karamsar varsayımlara yaklaştı saat. Hatta üçü onbeş geçiyor, zamandan evvel gidiyorum. Odaklanıyorum yaşadığım gökyüzüne. O hep gittiğim bar bile karanlık bu saatte. Ses yok, insan yok, kimse yok sokaklarda, hiç kimse yok! Evimin önünde soğuktan titreyen ufak bir kedi, gölgelerden korkuyor aslında belli. Onunda ne yeri ne göğü belli. Bir dosta selam veriyorum, diyorum içim karanlık ve içim serin. Buz tutmuş aynası yüreğimin. O da diyor nafile. Nafile geçmez bu duygular bu günden düne. Nedir bu sessizlik bandosundan yükselen çığlık? Diyorum ona şarkı yazıyorum. Bu sefer yalnızlığın değil, hiçliğin şarkısı. Herkes biliyor son bulacak bir gün kulağımda çınlayan esintiler. Herkes yaşıyor bu anı. Kimi uykusunda huzur arar olmuş, kimi ben gibi kaleminde.

Bir eşik daha atlıyoruz. Bu sefer yerden göğe... haklı çıkarırcasına, sevginin laneti yüzlerimizde. Çalmıyor yine telefon, suskun yüzü duruyor masamda. Sessizliği bölen bir çıtırtı. Genleşiyor evren benden öte. İçimdeki huzursuzluk genleşmeye mahkum bu gece de. Anlamıyorken nasıl anlatayım işte, yetmiyor yüklemsiz cümleler bu kaderi bir bir ortaya dökmeye. Üç noktalı cümlelerim de kaybolmuş yine. Daha dün koymuştum çekmeceme, kalemimin ucundaki mürekkebe. Sus diyor yürek takılma sözlere, ağla diyor gözler boş durma öyle ve koş diyor ruhum kaç yine başka şehire... Elimde yarısı boş ajanda içimde yarası çok yalnızlık. Canımda sıkkın bir telaş. Çalmıyor işte telefon bekleme.

Bir eşik daha atlıyoruz be çocuk... Sen kal orada aman büyüme!!!

7 Kasım 2009 Cumartesi

geç kalınmış...

Geç kalınmış hayatlar yaşıyoruz birer birer..

Bu çamura bulanmış dünyada hala temiz kalmış bir şeyler arıyoruz. Belki de tek başıma arıyorum. Hiç değişmeyecek mi bu hislerim. Bu huzursuzluklarımdan hiç kurtulamayacak mıyım ben?
Peki ya sen?
Ne zaman beni rahat bırakacaksın uykularımda…

Sevmeyeceğim, sevilmeyeceğim işte hiçbir zaman. Bunu adım gibi, adımdan emin biliyorum.Artık anlam aramaya gerek yok. Geç kalınmış bir hayat içindeyim. Çok geç kalınmış hem de.
Biliyorum, duyuyorum. Hissediyorum.


Çok geç kaldım hem de çok…